Şimdilik Son

erasmusMerhabalar,

İtalya Defteri’ni bu “şimdilik son” yazımla kapatıyorum. Bir daha açar mıyım? Mukadderat. 🙂 Defteri kapatmak istemem. Ama şimdilik tozlanmasın diye yapıyorum bunları.

Zevkli ama zor, şaşırmalı ama keşfetmeli bir Erasmus oldu benim için. Hayatımdan geçen 6 aylık bu periyotta bir çok bilgi öğrenme, görgü ve yaşam tarzı inceleme şansım oldu. Avrupa’da insanlar neler yapar, ne içer ve ne yerler, nerede eğlenir, nerede çalışırlar hepsi aklımda hatırlama odama, raflara dizildi.

Erasmus Eğitim Programının biz öğrenciler için zorlu olan kısmı resmi işler ve ilk gittiğimiz hafta. Bu program ile yurt dışı hayaliniz varsa çelik gibi sinirlerden oluşan, örümcek ağı gibi esnek ve sağlam bir sabıra ihtiyacınız vardır. Hem Türkiye’de hem de gideceğiniz ülkede evrak işlerinizi dikkatlice takip etmeli, Erasmus koordinatörünüzün size anlattığı ile yetinmeyip kendiniz de evrak işleri ile ilgili araştırma yapmalı ve işinizi takip etmelisiniz. Evrak işlemleri tüm Erasmus periyodunuz içerisinde devam edecek. Ve siz yurt dışına çıktığınız zaman 1 ya da 2 haftalık bir alışma sürecine gireceksiniz. Bu süreçte ilk hedefiniz yaşamsal ihtiyaçlarınızı (barınma-yeme-içme) keşfetmek olmalı. En önemli sorun barınma sorunu. Bunu gitmeden önce, gittiğiniz ülkeye göre çeşitli sitelerden veya üniversiteden yardım alarak uçaktan indiğinizde kanamaya başlayacak olan yaranıza hazır bandaj hızlılığında çözebilirsiniz.

Eğlenceli olan kısım ise, zaten Erasmus yapan öğrencilerden herhangi birine: “nasıldı?” demeniz en az 15 dk. boyunca size her yönünyle anlatılacaktır. Erasmus yapan bir tanıdığınız yok mu? Dert etmeyin, buradan benim maceralarımı okumaya başlayabilirsiniz.

Renkli günler…

Ne yaptım?

CloudMarkYurt dışında ne yaptım?

10 uçak yolculuğu,

70‘ten fazla tren yolculuğu,

Venedik’te 7 deniz otobüsü yolculuğu,

Sayısız otobüs yolculukları,

Son iki ayda ortalama haftada 4 saat bisiklet üstünde dolaşma,

Haftada ortalama 3 kez MediaWorld turları,

Haftada 2 kez farklı cafe-lerden farklı kahveler,

Haftada 5 kez pizza,

Her sabah espresso,

3 ülke gezme şansı,

11 defa Roma turu,

1 ay Perugia, 5 ay L’Aquila’da yaşam,

3 haftada bir ev alış-verişi,

11 farklı şehir ve bu şehirlerin etrafı.

Renkli günler…

 

 

 

Erasmus “En”‘leri

world-map-on-a-rainbow-arrow-background1Gelelim benim, 6 ayda “en”‘lerime:

En uzun yol : L’Aquila – Perugia tren ile. Sabah 5’te yola çıkmama rağmen Roma’ya giderken tren bozuldu. Yapılan rötarlar ve beklemeler sonucunda 15:00 sularında Perugia’ya vardım. Geçte olsa çikolata festivaline yetiştim.

En güzel yemek : İspanyol kökenli bir yemek olan Paella Valenciana.

En kullanışlı yol arkadaşı : Ev sahibimden aldığım uzun, tahta şemsiye.

En güzel şehir (İtalya Turu) : Milano

En güzel şehir (Dünya Turu) : Paris

En güzel yapı : Eyfel Kulesi

En abartılan yapı : Pisa Kulesi

En kazançlı yolculuk : L’Aquila-Avezzano arası okul kimlikleriyle bedava seyahat.

En pahalı yolculuk : Roma-Milano uçak yolculuğu €55

En ucuz yolculuk : Madrid metrosu turistlere günlük €4

En heybetli klise : Vatikan klisesi

En çok heykel : Roma içerisinde her yerde

En sosyal aktiviteli şehir : Paris

En çok hırsız olan şehir : Barcelona

En kibar şehir : Paris

En çok sözü geçen : Baba / Peder

En kozmopolit şehir : Paris

En çok doğulu göçmen (Kore/Çin/Pakistan/Afganistan/vs.) barındıran şehir : Roma

En iyi elektronik mağazası : MediaWorld

En iyi kahve : Espresso

En iyi çikolata : Perugiana

En çok yetkiye sahip polis : Polizia Finanza

En dakik alış-veriş mağazası : EuroSpin

En iyi şarkıcı : Jovanotti

İtalyanlar tarafından en çok sevilen şehirlerimiz : Bodrum / İstanbul

En iddialı meyveleri : Kivi

Dünya Turu 3. Ayak : Barcelona

100_2285Barcelona şehir merkezine yine havaalanından otobüsle geldik. Saatlerimiz 09:30’u gösteriyordu ve artık kalacağımız oteli bulma vaktiydi. Otobüsümüzün bizi getirdiği Estacio d’Autobusos Barcelona Nord durağından şehir haritalarımızı ve gerekli bilgileri aldık. Buranın hemen yanında Avrupa şehirlerinde görmeye alıştığım kemerlerden bir tanesini daha gördüm: Arc de Triomf.

Triomf’u geçip, hemen caddenin çaprazındaki metroya attık kendimizi. Barcelona’nın metro sistemi Madrid kadar düzenli değilse de şehrin öne çıkan yapılarına sizi ulaştırma bakımından yeterliydi.  Metroyla Diagonal‘e kadar gittik. Buradan 10 dakikalık bir yürüyüşle otelimize vardık. Otelimizin yeri çok güzeldi. Bulunduğu caddeden aşağı doğru inince denize ulaşıyorsunuz. Metro durağına yakınlığıyla da gideceğiniz yerlere ulaşımı kolaylaştıran bir yerde.

Otele yüklerimizi atıp hafifledikten sonra Rumbla Catalunya‘yı yavaş yavaş yürüdük. Rumbla Catalunya‘nın hemen yanındaki cadde Pg. Gracia‘da Mac Donald’s’ı bulduk.

100_2302Karnımızı doyurduktan sonra, şimdiki durak Nou Camp‘tı. Metro ile Les Corts durağında inerseniz, Gran Via de Carles III caddesini geçip Nou Camp’a ulaşabilirsiniz. Nou Camp,Santiago Bernabeu’ya göre daha heybetli ve daha ferah bir alana kurulmuş bir stadyum. Stadyumun duvarlarında Türk Hava Yolları’nın reklamlarını da görmek biz bir avuç Türk’e tatlı bir tebessüm ve gurur kaynağı oluyor. Diyeceksiniz: “Türk Hava Yolları’nda sen ne iş yapıyorsun?” 🙂 Herhangi bir işim yok ama insan dünyanın en önemli şehirlerinin birinde, başarılarıyla özellikle son yıllarda bir fenomen haline gelen Barcelona’da bizim reklamımızı görünce ister istemez “Heyt bee!” moduna giriyor, gururlanıyor.

DSCN6437Barcelona, şehir yapısı olarak Türkiye’deki şehirlere benziyor. Tarihi yapılarını bir kenara bırakırsak, modern yapılaşması Ankara gibi. İspanya ülke olarak ta bizim ülkemize benzediğinden yaşam tarzı birbirlerine yakın.

Sıradaki durak Plaça de Espana idi. Venedik’teki St. Mark Tower‘a benzeyen iki kule ile giriş yaptığımız bu yerde Olimpiyat köyü bulunuyor. Buraya Espanya metro durağında inerek ulaşabilirsiniz. Buradan 2 durak sonraki Paral-lel’de ise 3 tane eski fabrika bacası etrafına yapılmış bir park ve kaykay pisti, kaykay yapan çocuklar ve yaşlı teyzeler ve amcaları görebilirsiniz.

Artık Paral-lel’den sonra metroya binmeyin. Aşağıya doğru yürüyün ve karşınızda Akdeniz’i bulacaksınız. Mirador de Colon, parmağıyla size yön gösterecek. Ve sağ tarafta World Trade Center ile sol tarafta L’Aquarium‘u bulacaksınız.

DSCN6650L’Aquarium girişi eğer gurupça giderseniz kişi başı yaklaşık €15’ya denk geliyor. Verdiğim paraya gördüğüm balıklar hiç te beni memnun etmeyen bir akvaryumdu burası. Açıkçası girdiğimden pek mutlu olmadım. Ama dünyayı tanımaya başlayan çocuklar için Barcelona’da kaçırılmaz bir fırsat diyebilirim.

Buraları gezdikten sonra hava kararmaya başlamıştı bile. Akşam yemeğini yiyip, otelimize meşhur Rumbla Catalunya‘da geze geze ulaştık.

Sabah havaalanına geri dönmeden, Torre Agbar‘ı görmeliydik. Giories metro durağında indiğinizde iş merkezini rahatça görebilirsiniz. Etrafı Barcelona’nın Bordo-Mavi renkleriyle boyanmış iş merkezi, çevresinde alış veriş komplexleri ile sizi selamlıyor.

Barcelona halkı yani Catalunyalılar kendi bağımsızlıklarını isteyen bir halk. Şehir içinde İspanyolca görmeyi beklediğimiz yazılar, mağaza isimleri, reklamlar, hepsi Catalunca yazılmış. İnsanlar İspanyolca’dan farklı olarak Catalunca konuşuyorlar. Ve İspanya’dan ayrılıp Barcelona olarak ülke olmak istiyorlar.

Barcelona, Dünya Turu’nun son şehriydi. Artık eve (Roma) dönüş zamanıydı. Bu gezi boyunca bizi €10 ve  €15’ya dünyanın en güzel şehirlerine uçuran Ryan Air’den bir tane model uçak aldım. Aldıkları az paraya karşılık iyi bir hizmet sunan Ryan Air’i takdir ettim.

100_8147

Dünya turumda, insanın dünya gözüyle görmek isteyeceği, 3 şehri (Paris-Madrid-Barcelona) gezdim, gördüm, havasını soludum, halkıyla konuştum. Benim için büyük bir tecrübe, yeni bir bakış açısı getirdi bu gezi. Dünya üzerinde her an ve her yerde insanlar bir şeyler yapıyor. Tasarlıyor, üretiyor, kullanıyor, yaşıyor. Bu küre gerçekten yaşanılacak bir yer.

Renkli günler…

Dünya Turu 2. Ayak : Madrid

Paris’i arkamizda birakarak bir gece vakti vardik Madrid’e. Heybetli ve koklu bir sehir oldugu yaydigi isiklardan anlasilan Madrid bizi selamladi. Sabah bizi yine bol yurumeli, bol gormeli bir gun bekliyordu.

Madrid’te €4 karsiliginda 1 gunluk turist bileti aldik metro icin. Turist Information’dan da haritamizi alinca artik sirtimiz yere gelmedi. Madrid metrosu su ana kadar gordugum metrolarin en iyisiydi. Duzenli ve temiz bir metrosu var bu sehrin. Hemen metro girislerinden alabileceginiz metro haritasi da bu duzenliligin bir gostergesi. Raylari bile dumduz ve ortada bir kume olacak sekilde dosemisler. Madrid metrosuna 10 puan.

100_2206Madrid metro durakları görmemiz gereken yapıların hemen yanlarında duraklara sahip olduğu için işimiz çok kolaydı. Gezip görüp binip yolumuza devam edecektik. İşe en kuzeyden Plaza de Castilla‘dan başladık. Geometrik yapısıyla yerçekimine havasını atan bu ofislerde çalışmak heyecan verici bir duygudur. Bundan sonra güneye doğru olan rotamızda sıra Santiago Bernabeu Stadyum’u vardı. Stadyum aslında şehrin içinde binaların arasında bir yerde. Bizim Türkiye’deki stadyumlar genelde ön alanları geniş, biraz şehir dışında yapılar. Gerçi Santiago Bernabeu‘nun 64 yıllık bir tarihinin olduğunu düşünürsek, zamanında şehir dışındaymış diyebiliriz. Ama yine de şehrin içinde, rahatça ulaşılabilen bir yerde stadyum.

Burası bittikten sonra şehrin güney batısına doğru Plaza de Espana‘ya kadar metrodan çıkmamıza gerek yoktu. Madrid’te günümüz kısıtlı olduğu için sürekli metro kullanıp, yürüme işini biraz daha azalttık. Ama yine de gördüğüm kadarıyla şehirden bahsedeyim. Madrid modern ve eski yapıların harmanlandığı bir şehir. Yeni yapılan binalar tarihi zedelememek için eski görünümü kazandırılıyor. Şehir temiz. Paris’e göre biraz daha iş merkezi Madrid. Mesai saatlerinde şehir sessiz, hafta içi gitmemize rağmen dışarıda turistlerden başka insan yok. Halk iş yerlerinde.

100_0763Plaza de Espana’da ünlü Don Kişot heykeli sizi selamlıyor. Güzel bir parkın önünde uşağı Sancho ve eşşeği ile beraber elini kaldırmış sizi bekliyor Don Kişot.

Sırada Placio Real vardı. Madrid’te olup başı “Real” olan bir “Real Madrid” yokmuş. Bu sarayın yapımı 1738 yılında başlamış ve burası sadece seramoniler için kullanılmış. Avrupa’nın zenginliğini özetleyebileceğim bir yer diye düşünüyorum burası için. Avrupalılar sadece kutlamaları için kocaman bir saray inşa edebilecek kadar zenginlermiş.

Öğlene kadar buraları bitirip Mc Donald’s’lardan birine park ettik. Mc Donald’s her yerdeymiş hakikaten. Madrid’te sayabildiğim 6 tane şubesi var. Ve tüm Dünya Turu’nda ve İtalya Turu’nda hayatımı kurtaran 1 numaralı restaurantımdır kendileri.

Placio Real Madrid’tin merkezinde bir yerde olduğu için bundan sonraki yerler yürüme mesafesindeydi. Sadece şehrin doğusunda bulunan Torrespana‘ya metro nimetini kullanarak ulaştık. Torrespana aslında tarihi bir kule değil. Tv antenlerinin olduğu bir kule. İspanya televizyonlarının vericileri burada.

Placio Real‘den yürüyerek Plaza de la Villa‘dan, Plaza Mayor‘dan, Palacio Santa Cruz‘dan geçerek Puerta de Alcala‘ya ulaştık.

Puerta de Alcala Madrid’in en önemli simgesi. Avrupa ülkelerinde hep böyle arc-lar şehirlerin simgesi yapılmış. Bu tarz geçişlere önem veriyorlar. Puerta de Alcala‘nın hemen yanında ise Parque del Retiro bulunuyor. Bu parkın içinde meşhur Monumento Alfonso XII, bol bol ağaç ve mutlu mesut yaşayan kuşlar var. Huzur dolu bu parkta yaklaşık 1,5 saat dinlendik.100_0788

Gezinin ikinci ayağı Madrid’i Parque del Retiro ile bitirip havaalanına doğru, Barcelona’ya doğru yola koyulduk. Barcelona’da görüşmek dileğiyle.

Renkli günler…

Erasmus Macerası Bitti

erasmus
Merhaba sevgili okuyucular,

Şimdi hayatımda bir bölümü daha atlatmış bulunmaktayım. 6 aylık “Erasmus öğrencisi” hayatım 2 Şubat’ta son buldu. Şimdi bir dahaki bölüme geçip Hayat oyununda ilerlemeye ve yeni silahlar kazanmaya devam etmeliyim. Şu anda 1 haftalık bonus bölümündeyim. Ne mi yapıyorum? Bol bol yemek yiyorum. Yurt dışında olmayan Türk mutfağının güzel yemeklerini. Sonra okul işlerimi hallediyorum. Ve 2 oda 1 ara ev tuttum yeni bölümde Isparta’da. Bu harmanın  içinde dinleniyorum.

Erasmus’la ilgili son yazımı yakın gelecekte sizlerle paylaşacağım. O yazıda da Erasmus’un enlerini tartışacağım.

Şimdilik benden bu kadar.

Renkli günler…

Dünya Turu 1. Ayak : Paris (İkinci Gün)

DSCN5958İkinci gün kalktığımda, Paris’e hakim bir beyinle, en son görülecek yerlere doğru güzel kahvaltımızdan sonra yola çıktık.

İlk durak yürüme mesafesindeki Sacre Coeur idi. Kışın gitmemizden dolayı yeşil çimlerle heybetli görüntüsünü göremedik ama burası Paris’in görülmesi gereken noktalarından birisi.

Buradan sonra Galeries Lafayette‘ye doğru yürümeye başladık. Yolumuzda karşımıza hep “bul karayı al parayı!” ‘cılar çıktı. Ayaklı kumarcılar 2’si siyah 1’i beyaz yuvarlak kartonlarını evirip çevirerek insanları oynamaya heveslendiriyorlar. İlk başta çevirmeyi kolay yapan kumarcılar 2-3 oyun €50’şer oyuncuya veriyor. Heveslenen ve cesaretlenen oyuncular 4. elde zorlaşan bu oyunda “Aha! Kesin bu!” diyerek yanlış kartonu seçiyor ve elindeki tüm parayı kaptırdığı gibi cebinden de €100-€200’yu kumarbaza veriyor. Kolay iş!

Kumarbazlardan kurtulduğumuzda muhteşem Galeries Lafayette‘ye girdik. Paris’in en gözde mekanlarından birisi olan bu 4 katlı iş hanında çeşit çeşit giyim mağazaları, kozmetikler ve gıda firmaları hepsi bir arada hizmet veriyor. Bir iş hanı ancak bu kadar tarihi korunup, özenilip bezenilip süslenir. Buraya girdiğinizde kendinizi başkabir dünyaya girmiş gibi hissediyorsunuz.

Galeries Lafayette‘de gezip yemek yedikten sonra bir de aşağı caddelerde yürüdük. Ve 18:30 gibi otobüsümüze binmeye Porte Maillot’a geri döndük.

Fransa’yı diğer devletlerden ayıran bir özelliği var. İnsan hakları. Fransa’daysanız, zenci – beyaz, başı örtülü – başı açık, Hristiyan – Müslüman olmanız farketmiyor. Siz en başta insansınız ve hepimizin hakları eşit. Televizyonlarda -sabah kahvaltıda izledim- müslüman programları yayınlanıyor. Halk arasında beyaz zenginler veya fakirler olduğu gibi siyah zenginler ve fakirler de bulunuyor. Ayrım denen gereksiz lafı ortadan kaldıran bu insanlar rahat ve istikrarlı bir şekilde hep beraber yaşıyorlar. Saygıda da kusur etmeyen Fransızlar bizim gibi yabancılara istekle yardım ediyorlar. Konuştukları dillerinin getirdiği hoş bir ayrıntı ise, kızdıklarında bile kibarca seslerini yükseltmeden kızıyorlar. 🙂 Fransızca konuşulası bir dil ve Fransa yaşanılası bir ülke olarak beynimde kaydediliyor.

Paris’ten sonra şimdi Madrid ve Barcelona vardı planımızda. Ama bu şehri gördükten sonra diğer şehirler gözümde hep bir alt basamakta kalacaktı. Nitekim kaldı da.  Madrid’te görüşmek dileğiyle.

Renkli günler…

Dünya Turu 1. Ayak : Paris (İlk Gün)

Dünya Turu’nun ilk ayağı Fransa’nın başkenti Paris’ti. 3 arkadaş Roma Ciampino’dan, 2 arkadaş ta Venedik Treviso’dan Paris Beauvais Havaalanı’nda buluştuk. Bizim için yolculuğumuzun ilk günü, Venedik’ten gelenler için ise yolculuğun 3. günüydü. Beauvais Havaalanı’nı €15’luk otobüs biletleriyle terkettik. Havaalanından Paris merkeze 1,5 saatlik bir otobüs yolculuğu yaptık. Otobüsümüz Porte Maillot’ta Hotel Concorde la Fayette önünde bizi indirdi. Saatlerimiz 22:00’ı gösteriyordu. Şimdi oteli bulma zamanıydı. Paris metrosunu kullanarak ve biraz sağa sola sorarak otelimizi zorlanmadan bulduk. 100_1917Sabah kalktığımızda verdiğimiz parayı düşenerek tahmin ettiğimiz kahvaltıya göre çok daha zengin bir kahvaltı yaptık. Fransızlar İtalyanlar’ın aksine kahvaltıya biraz daha önem veriyorlar. Tabi bizim gibi zeytin-peynir-bal şeklinde kahvaltıları yok. Fransızlar’da reçel ve kıtır tost ekmeği ikilisi önce, sonra sıcak ekmek -ki bu sıcak ekmekleri bizim beyaz ekmeğimize çok benziyor- yağ, bunların yanında portakal suyu, kahve veya çay, sonra çeşitli gevrekler ve en son da tereyağlı krovazan sofraları süslüyor. İtalyanların kahve ve çikolatalı krovazanlarının yanında bu kahvaltı bize şölen yemeği gibi geldi. Karnımız doyduktan sonra beyne giden “haydi gezme vakti!” sinyallerine hemen cevap veren vücut, otelin verdiği haritanın yardımıyla Eyfel’e doğru yola çıktı. Şehirde eğer yaya ilerleyecekseniz sizin için en iyi yol şehrin metro hattını kullanmak olacaktır. Ve bu şehir Paris ise, şehrin her yerine yayılmış mükemmel bir metro ağıyla karşılaşırsınız. Gideceğiniz bütün önemli yerlerin ve mahallelerin altından metro geçer. İstediğiniz yerde inip, görüp sonra tekrar geri binersiniz. Metroda Ecole Militarie durağında inerseniz Eyfel Kulesi’ne hemen ulaşabilirsiniz. Sabah erkenden Eyfel’e ulaştık. Uzaktan bakınca muhteşem bir görüntüsü olan bu yapı yaklaştıkça sizi iyice kendine hayran bırakıyor. Sabah hafif bir siste görmek te onu biraz gizemli bir hale büründürüyor. Şaşıra şaşıra yanına kadar gittik Eyfel’in. Eyfel Kulesi’ni yapan Gustave Eiffel gerçekten çok iyi bir mühendismiş. Buna Eyfel’i gördükten sonra hak verdim. Çok ince düşünülüp normal bir inşaatta kullanılan demirlerle böyle bir yapı yapmak her insanın yapabileceği tarzda bir iş değil. Kulede bol bol demirleri inceleme fırsatım oldu. İnşaat Mühendisliği hakkında çok bilgim yok ama çok ev ve inşaat gezmişliğim vardır. Kullanılan demirler normal inşaat demirleri. Eyfel Kulesi hayatımda gördüğüm en iyi, en mükemmel, bir mühendislik harikası olarak kafamda 1 numaraya yerleşti. DSCN5880Eyfel’e giriş eğer öğrenciyseniz €3,5. Bizde hemen Eyfel’e girip merdivenleri çıkmaya başladık. Kule 300 metre. Siz sadece 2. kata kadar çıkabiliyorsunuz. Çıkışta merdiven kullandırıyorlar ama inişte asansör kullanabiliyorsunuz. Eyfel’in demirlerinin içe bakan kısımlarında asansörler var. Bu asansörleri çok iyi saklamışlar, aşağıdan baktığınızda onları göremiyorsunuz. Kulenin izin verilen en üst katına 600 basamak sonra ulaşıyorsunuz. Ve yaklaşık olarak 150 metreden fazla bir yükseklikte oluyorsunuz. Buradan tüm Paris’i doyasıya izleyebiliyorsunuz. Şunu da hatırlatmakta fayda var; eğer tepede hızlı bir rüzgar varsa demirler titreşiyor, kule hafiften sallanıyor. Ee buda Eyfel’in heyecanı. Eyfel’e: “Akşam da gelecez, görüşürüz…” dedikten sonra şimdiki durak Arc de Triomphe idi. Şu ana kadar gittiğim her şehirde olan arc burada da vardı. Güzel bir işçilikle yapılmış bu yapı şehrin simgelerinden birisi. Burasını en güzel yapan özellik bana göre, bir tarafında meşhur Paris’in Champs Elysees caddesine, bir tarafında modern Paris’e, gökdelenlere, bir tarafından da Hotel Concorde la Fayette‘ye bakıyor olması. Arc de Triomphe önünden Champs Elysees‘ye doğru yürümeye başladık. Hem yayalar hem de araçlar için geniş Louvre Müzesi‘ne kadar inen temiz, düzenli bir cadde Avenue des Champs Elysees. Bizde dünyanın en güzel caddelerinden birinden müzeye doğru yürümeye başladık. Champs Elyses’te neler yokki. Restaurantlar, kafeler, mağazalar, ofisler… Hatta Türkiye seyahat acentası. Ayrıca Fransız Citroen ve Peugeot showroom-ları, konsept arabalar… Bu caddenin tadı yürüdükçe artar azizim. Öğlen 15:00 gibi Louvre Müzesi‘ne ulaştık. Görkemli bir yapı burası. Boşuna dünyanın en iyi müzesi dememişler. Buraya gelip te Mona Lisa Tablosunu görmeden gitmek olmaz. Ve bu müzeye girip -öğrenciyken girip- ücretsiz biletinizin olması müzeye bir artı puan daha kazandırıyor. Louvre Müzesi ayrıntılı bir müze. Her milletten eserleri içerisinde barındırıyor. Gittiğimiz gün İslami eserler odası bakımda olduğu için göremedik ama Mona Lisa, The Winged Victory of Samothrace, The Consecration of the Emperor Napoleon, The Wedding Feast at Cana gibi eserleri görme şansımız oldu. Louvre güzel olmasına güzeldi ama kafamı karıştıran tek bir konu oldu: Mona Lisa tablosu gerçek mi orjinal mi? Bana göre bize gösterilen tablo orjinal değildi. Tabloyu hemen etrafındaki diğer tablolarla karşılaştırdığımda bana çok soluk ve cansız geldi. Dünyaca sevilen bir tablo bu kadar basit olamaz diye düşündüm. Ve turistlerin flaşlı fotograf bile çekmesine izin verdiler. Biliyorum ki flaş fotograflara zarar veriyor. Lafın kısası o tablo orjinal değil. Başka yerlerde saklanıyor bence ve onun gizemi hala saklı kalmaya devam ediyor. Louvre Müzesi‘nin sadece bir tarafını gezebildik. Eğer her resmin, heykelin önünde durursanız tahminim 2 günde bitirebilirsiniz. Louvre’dan çıkınca doğruca kanal boyundan yürümeye başladık. Sırada Sainte Chapelle ve Notre Dame vardı. Sainte Chapelle‘ini bakım dolayısıyla dışarıdan görüp rotamızı hemen Notre Dame Kilisesi‘ne çevirdik. minik minik taşları düzenli bir şekilde yerleştirip oluşturmuşlar bu kiliseyi. Her halinden özenli yapıldığı anlaşılan Notre Dame içine girdiğinizde de sizi büyülüyor. Manevi yönden bende içsel kıpırdanmalara yol açmayan bu kilisede, hristiyanlar girip dua ediyorlar ve ayini dinleyip katılıyorlar. Mimari olarak o dönemin tüm bilgisi yansıtılmış ve günümüze kadar sapasağlam gelmiş, hikayelere konu olmuş Notre Dame Paris’in en güzel kilisesi olarak blogumda yerini alıyor. Notre Dame’dan çıktığımızda artık hava kararmaya başlamıştı. Paris’te kültürel aktiviteler, sosyal hayat oturmuş, insanlar ortak yapacak işler, eğlenceler buluyorlar. Notre Dame’ın yanındaki köprüde paten kayanlar vardı. 10 yaşından 30 yaşına kadar insanlarda patenler vardı. Renkli renkli dizilmiş bardakların arasından geçerek şov yapıyorlardı. Paten kaymayı çok severim. Bu aktiviteyi de görünce paten kayma özlemim kat kat arttı içimde. Paris’te yollar 3’e ayrılıyor. Araçların yolları, yayaların yolları ve paten, bisiklet yolları. Şehrin her yerinde bisiklet yollar var. İnsanlar bisiklet sürüyorlar ya da ayaklarında paten bir yerden bir yere giderken kolaylıkla kullanıyorlar. Sabah Eyfel’in önünde bol bol spor yapıyorlar. Şehirde koşarak tur atıyorlar. Sporu seven ve destekleyen bir toplum Fransa, Paris. Bu konuda 10/10 aldı benden. Notre Dame’ın aşağısında Pantheon var. Burası bugünlük son durağımızdı. Burayı da gördükten sonra Eyfel’e geri döndük.

100_0723

Eyfel gece çok daha başka bie hale bürünüyor. Sarı ışıklarla bezenmiş kule ve en tepesinden şehri aydınlatan beyaz ışığı biz kaptanlara yol gösteriyor bir deniz feneri gibi. Belirli zaman aralıklarında flaşları patlayan Eyfel 3 dk. sonra tekrardan sarı ışığına geri dönüyor.

Paris’te ilk gün dolu dolu ve hayranlık uyandırıcıydı. İkinci günde görüşmek üzere. Renkli günler…

Dünya Turu

vectorstock-143683-global-travel-icons-vectorBenim için büyük Dünya için ise 1.178.873 kilometrekarecik bir tur olan Türker’in Dünya Turu’nu 1 saat önce bitirmiş bulunmaktayım.

Erasmus’un son günlerine doğru 22 Ocak 2011’de başladığım macerama 28 Ocak 2011’de nokta koyuyorum. Bu zaman dilimi arasında 3 şehir -Paris, Madrid, Barcelona- çeşit çeşit insan ve yaklaşık şehir başı 7 tarihi veya turistik  yapı gördüm. İlerleyen günlerde bu şehirler hakkında düşüncelerimi yine blogumdan yayımlayacağım.

Sıra geldi resmi işlemlere ve İtalya’ya hoşçakal demeye.

Renkli günler…

İtlaya’da Yaşayacaksanız Eğer Saatleri Bilmeniz Yeter

stop_watchBazen çok garip hallere giriyor bu İtalya. Vitrininde durup uzun uzun baktığınız bir kıyafet için bile size yardımcı olmak istemeyen dükkan sahipleriyle karşılaşabiliyorsunuz. Sanki size diyorlar ki “Tamam benim paraya ihtiyacım yok, onun için sana illaki al bunu diye ısrar etmeyeceğim.” Gelişmiş ülke olmak böyle bir şey mi acep? Haydi bunları geçtim dükkanlar, hatta resmi daireler dahil belli saatler arası çalışıyorlar. Beni en çok güldüren durum ise günün en verimli saatleri olan 12.00-16.00 arası iş yapabileceğiniz yerler kapalı. Aşağıda bazı gerekli yerlerin açılış kapanış saatlerini yazdım. Umarım İtalya’ya gelecekler için faydalı olur.

Poste Italiana: 09.00 – 12.00 İhtiyacınız olacak önemli bir kurum olan Poste İtaliana’ya erken gitmek zorundasınız.

Patronato: 09.00 – 12.00 / 15.00-17.00 En çok çalışan resmi dairelerden biri. Buraya, İtalya’da oturma izninizi almak için işiniz düşecek.

Tabachi: 08.00 – 20.00 Tabachi sahipleri keyiflerine göre açıp kapatıyolar. Öğlen siesta-da olabilirler.

Sinema: 16.00 – 23.00

Mağazalar: 09.00 – 12.00 / 16.00 – 20.00 Siesta mağazalarda da geçerli.

Pizzeria: 09.00 – 24.00 Öğlen siesta-da olan pizzacı çok çok az. Siesta-da karnınızı doyurabilirsiniz.

Alış-Veriş Merkezleri: 09.00 – 20.00 Hiç yoktan öğlen arası vermeden akşama kadar açıklar.

Biglietteria: 06.10 – 21.00 Tren, otobüs bileti alacağınız yerler.

Üniversite: 08.00 – 20.00

Bunlara ek olarak, eğer amacınız gezmekse Pazar günleri sizin için en ideal gündür. Ama eğer alış veriş yapacağım, markete gideceğim diyorsanız Pazar günü evinizde oturmanızı tavsiye ederim.

Renkli günler…